Bir Avuç Mazi (Fügen Ünal Şen)
Bir Avuç Mazi (Fügen Ünal Şen)
Gazeteci yazar Fügen Ünal Şen, beşinci kitabı ‘Bir Avuç Mazi’de 1923′te Lozan’da imzalanan mübadele anlaşmasıyla Alasonya’daki topraklarından sökülüp, Mersin’e iskan edilen Fethi Bey ve Ailesi’nin hikayesini anlatıyor. Anne tarafından üçüncü kuşak mübadil olan Şen ile kitabını konuştuk.
Türk ve Yunan Hükümetlerinin 30 Ocak 1923′te imzaladıkları Yunan Ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme Ve Protokol’ün ilk maddesi şöyle diyordu:
‘Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri, Türk Hükümeti’nin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan Hükümeti’nin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.’ Bu kuru üç cümle, yaklaşık 2 milyon kişiyi kök saldığı topraklardan koparıp dilini bile bilmediği başka bir ülkeye yerleşmeye mecbur bırakıyordu… Pazartesi günü, bu anlaşmanın yıl dönümü; aradan neredeyse 90 yıl geçtikten sonra bugünlerde konuşabildiğimiz mübadele gerçeği, şubat ayının ilk günü kitapçılarda yerini alacak olan gazeteci-yazar Fügen Ünal Şen’in ‘Bir Avuç Mazi: Bir Mübadele Romanı’ isimli Everest Yayınları’ndan çıkan kitabına konu oldu. M.Ö. 400′lü yıllarda yaşayan ve tiyatro sanatının üç babasından biri kabul edilen Euripides, ‘Dünyada kişi için doğup büyüdüğü yeri kaybetmekten daha büyük bir acı olamaz’ diye tarif etmiş memleketini terk edenlerin acısını. Fethi Bey ve Ailesi’nin Alasonya’dan Mersin’e göçlerini okurken, Euripides’in tarif ettiği acı burnunuzu sızlatacak; zaman zaman ağlayacaksınız. Fügen Ünal Şen’le ‘memleketten sürülüp vatana gidenlerin’ öyküsünü anlattığı kitabını konuştuk.
- Kitabı yazma sürecini anlatır mısın? Ne zaman, nasıl karar verdin?
Çok uzun zamandır yazmak istediğim bir kitaptı. Nedense hep ertelendi durdu. Bana ‘oraları’ anlatabilecek büyüklerim hayattayken ‘Dizinizin dibinde oturup dinleyeceğim. Siz de her hatırayı anlatırsınız’ derdim de bir türlü o dizlerin dibine oturacak vakit bulamadım. Vakit bulduğumda ise onlar ‘gitmişlerdi’. Kalakaldım. Savruk hatıraların peşine düştüm. İlginç olan onların savrulmuşluğunu yazarken savrulmuş olmam. ‘Bir Avuç Mazi’yi kendimi bildim bileli yazıyordum, yaşıyordum ben, sanırım kelimeleri görünür kılmak bu vakte denk düştü.
- Ailen anne tarafından mübadil; onların anlattıkları ya da anlatamadıkları mıydı seni harekete geçiren?
Evet, anne tarafım Alasonyalı. Elbette anneannem ve onun kız kardeşlerinin günlük hayatımıza serpiştirdikleri besledi beni. Ama benim aile büyüklerim sürekli oraları anlatanlardan değildi. Konuşmak canlarını yakıyordu besbelli. Bazen özlemleri dizginlenemeyecek kadar coştuğunda anlatırlardı. Kitapta bir yerde Cevriye Hanım ‘Bir müddet oraları anmayalım. Ancak yaram kabuk bağlayınca anacağım oraları’ der. O neslin yarası hiç kabuk bağlamadı. Mübadele bir duygusal anafor, bir travmaydı. Yara, hep açık kaldı. Taa ki biz üçüncü kuşaklara kadar. Zira mübadeleyi yaşayan ninelerimiz, dedelerimiz ‘gidince’ köklerimizin peşine düşme telaşı yerleşti yüreklere… Bana gelince, sanırım onlara olan özlemimdir beni harekete geçiren. Anneannem 15-16 yaşında yeni evliyken gelmiş Türkiye’ye. Kız kardeşleri daha küçüklermiş. Anneannem kızdığında Rumca söylenirdi, Rumeli usulü ‘patlıcan böreği’ yapardı. Hayatımıza oraları katardı, serpiştirirdi hep…
- Kitabın ne kadarı kurgu?
Bunu ayırt etmem çok zor. Tümüyle kurgu, tümüyle gerçek… İnanıyorum ki, okuyan her mübadil ‘bu benim ailemin hikayesi’ diyecektir.
- Gazeteciliğinin izleri var satır aralarında tatlı tatlı tarih bilgileri de veriyorsun. Nasıl bir arşiv çalışması yaptın?
Kitabın 1924′te geçiyor olması elbette beni Kurtuluş Savaşı günlerine, Lozan görüşmeleri öncesine, o günlerdeki Anadolu’ya gitmeye zorladı. Mübadeleyle ilgili yapılan akademik çalışmalar var, sözlü tarih derlemeleri var. Bunlara ulaştım. Lozan Mübadilleri Vakfı kapılarını ve arşivini açtı. Ankara’daki Devlet Arşivleri’nde o dönem için çok önemli olan Tasfiye Talepnameleri’ni inceledim. Hatta aileminkine ulaştım. Alasonya Belediyesi’nde 1920′li yılların araştırmasını yaptım. En azından eski fotoğrafları tarayarak o günün Alasonya’sını gönlümde canlandırdım. Bugün Osmanlı’dan kalan bir cami ve kemerli bir köprü var. O köprüden dedemin, anneannemin geçtiğini bilmek, hissetmek çok etkiledi beni. Onların kan kusa kusa bırakıp geldikleri memleketlerinde saatlerce dolaştım. Çok duygusal bir yolculuktu. Kitapta gazeteciliğim izleri kadar antropolog oluşumun da izleri olabilir.
- Kitaptaki betimlemeler oldukça güçlü, ince detaylar var. Coğrafyaların yanı sıra adetler, yemekler, aletler farklı. Özel bir çalışma yaptın mı?
Adana ve yöresinin evleri, o dönemki giysileri ve elbette yerel halkın kullandığı dil kitabımda yer almalıydı. O nedenle etnografik çalışmalar yaptım. Ancak o dönem tutulan resmi kayıtların Osmanlıca olması zorladı beni.
- Kitabın kurgusundaki gidiş gelişler bence çok özel işlenmiş ama riskli bir durum değil mi. Bu risk seni ürkütmedi mi?
Hayır, ben bunu bir risk olarak görmedim. Kitap bir evi bırakıp, diğer eve giriş sürecini anlatıyor gibi olsun istemedim. Yazmak istediğim o değildi ki. Kolay olurdu bu ve ben mübadillerin hiç de kolay şeyler yaşamadığını biliyordum. Mübadiller ne hissetmiş, neler yaşamış olabilirler onu yaşatmak istedim daha çok. O nedenle an içine katılmış anlar, okuru bir anafora sokabilir. Ben tam da bunu yapmak istedim zaten. Gelenler bu anaforun içinde savrula savrula geldiler zira.
- Çoklu anlatım içinde tarafların duygularını anlatmayı başarmışsın. Bunun için Rum mübadillerle konuştun mu?
Selanik’e gittiğimde orada kaldığım bir hafta boyunca Yannis Spiropoulos’la birlikteydim. Yannis’in dedeleri 1924′te, mübadelede, Nevşehir Suvermez’den Selanik’e gönderilmişler. Aynı günlerde benim anne akrabalarım da Selanik’ten yola çıkıp Türkiye’ye geldiler. Yannis, dedelerinin öyküsünü anlattıkça sanki kendi dedemin öyküsünü dinledim. Kitabımdaki Bayan Mitra, Türkiyeli bir Rum… Toprağını bırakıp Yunanistan’a gitmek zorunda kalan bir kadın. İki tarafın nasıl ‘ortak bir acı’ yaşadığını vurgulamak istedim böylece… Yannis, 80 yasında… İlk karşılaştığımız an ‘Oh be! Toprağımın insanı’ diye sarıldı bana… Ağladı. Bu anı hayatım boyunca unutamam.
- Kahramanlarının kişisel trajedileri olmamasını hatta hayata bağlılıklarını özellikle mi tercih ettin?
Kendi ailemden, anneannemden, büyük teyzelerimden öğrendiğim en sevdiğim yanımdır hayata bağlı olmak. Çok zorluklar çekmişler ama hiç vazgeçmemişler. Birbirine bağlı, hayatı kederiyle de neşesiyle de yaşayan insanlardı. Pes etmezlerdi hiç. Onların umudu beni var etti.
- Bu iki kelime kitap içinde en kilit kelimelerdi bence. Memleket ve vatan. Memleketten sürülüp vatana dönmek. Memleket ne yana düşer Fügen?
Yüreğe. Anneannemin Beşiktaş’ta oturan Alasonya’dan sınıf arkadaşı vardı. Kimi günler ‘Ben memleketlime gidiyorum’ der, giderdi. Belli ki memleketlisinde, memleketini görüyordu. Aynı evleri, dereyi, köprüyü görmüş göze bakmak için gidiyordu. Bu duyguyu, özlemi anlayabilmek mümkün mü? Bilemiyorum… Bu kitaptaki her satırla ben bunu anlayabilmenin, anlatabilmenin peşine düştüm zaten…
Mübadele olgusu konuşulamadı
- Tarihimizle yüzleşme süreci yaşıyoruz Türkiye’de… Mübadele de tam bu sıralarda konuşulur oldu; neden bunca yıl konuşulmadı sence? İlk kuşak özellikle; neden sustu?
Mübadele Sözleşmesi, 1923 Ocak’ında atılan bir imza. Buradan giden Türk tabiyetindeki Ortodoks Rumların sayısı 1,5 milyon olarak söyleniyor. Gelenler, Yunan tabiyetindeki Müslümanların sayısı 600-700 bin… Her iki ülke de savaş yorgunu. Bu topraklarda Kurtuluş Savaşı yaşanmış. Anadolu kendi yarasını sarmaya çalışıyor. İnsanlar kendi telaşlarındalar. Mübadilleri anlayacak takatları yok. Kimi mübadil Türkçe bilmiyor, ‘gavur dölü’ diyenler yüzünden dışlanmışlıklar yaşanıyor. Gelenler böyle bir ortamda ayakta kalabilmek için içe dönük bir hayat sürüyorlar. Yaşadıkları travmayı atlatmaları zaman alıyor elbette. İkinci nesil bu savrulmuşluğun içinden sıyrılıp hayata katıyor kendisini… Ve benim de içinde olduğum üçüncü kuşak ise bir telaş içindeyiz. Çünkü dedelerimiz, ninelerimiz yavaş yavaş ‘gidiyorlar’. Benimkiler örneğin çoktan ‘gittiler’ ben kendi adıma şunu söyleyebilirim, hala şans varken, anlattıkları yüreğimizde yankılanırken yazdık yazdık. Yoksa zaten konuşulmayan mübadele olgusu tarih sayfalarındaki iki satır olarak kalır. Duygular, çekilenler unutulur gider.
GAZETE VATAN






Bir Avuç Mazi (Fügen Ünal Şen) konusunu paylaşın:
Bir Avuç Mazi (Fügen Ünal Şen)
Bir Avuç Mazi (Fügen Ünal Şen)